EV KARADIR

Uluslararası Lepra Birligi’nin kurucu üyesi ve bulundugu çağa derin izler birakan Türkan SAYLAN’a saygı ve özlemle..

Füruğ Ferruhzad’ın 1962 yılında Tebriz’in Baba Bağı Cüzzamlılar Evi’nin öyküsünü yazdigi yönettiği belgesel film:Ev Karadir.(kendi sesinden)

Haşim Hüsrevşahi’nin Tuhaf Dergisi’ndeki incelikli, içten, sürükleyici anlatimiyla kaleme aldigi Füruğ Ferruhzad biyografisinde rastladım bu bilgiye ve çok etkilendim.ilginize sunuyorum..

BİTTİ DEDİĞİMİZ..


Sabahın 10:35 i.. Bir sandalyeden denizi izliyorum..masmavi,ışıltılı,durgun..güneşli sıcak bir ilkbahar
taklidi yapıyor İzmir’in sıcağı,Eylül’e inat!

Balıkçı kayıklarının birinin üzerinde ağlarını temizleyen bir
balıkçı,sıcağa rağmen kalın boğazlı kazaklı 🙂 Ağında takılı kalmış,parçalanmış balık artıklarını arkası
denize dönük düzenli aralıklarla ağdan çekip çekip geriye fırlatıyor..

mağrur ve kibirli görüntüleriyle
salınan iki pelikan denize atılanları havada koca gagalarıyla yakalıyor,balıkçıya aynı düzenle eşlik
ediyorlar, kimi zaman yakalayamadıkları balıkları,suya kafalarını daldırarak, inanılmaz bir ustalıkla
çıkarıp yutmaya devam ediyorlar..

Bir karabatak beliriyor o anda.Sanki pelikanların göz alıcı beyazını
kendisine fon yapmış,önlerinde ve ikisinin tam arasında batıp batıp çıkıyor bir şey bulurum
umuduyla..ama nafile..martılar ise ürkek uçup alçalarak,ağızları boş tekrar havalanıyorlar.Balıkçının
arada elinden düşürdüklerini kapan devasa tekir kediyi de tablonun içine aldık mı rengarenk bir deniz
oluveriyor önümdeki mavilik..
Neler düşünüyorum ben?

oysa kalbim sıkışarak oturduğum sandalyede,en sevdiğim demleme çayı yudumlamakta bile
zorlanırken..
Ne tuhaf..hem de ne tuhaf..çiçek açmışım işte..haberim yok..
Anlamadan daldığımız dikenli çalılık anlamadan çıkıverdiğimiz kocaman,rengarenk bir deniz olup
kucaklayıveriyor bizi..bitti dediğimiz hiç bir şey aslında bitmiyor,dönüşerek ilerliyor..griden maviye,sarıdan
yeşile..oradan kırmızıya..
Her daim çiçeklerimizi açabilmek umuduyla..

Mırıldanmalarım

wp-image-999664706Her zaman yazmak istiyorum.Kafamın içinde uçuşan kelimeler ve kurulmuş uzun cümlelerle dolaşıyorum.”Bu durumu anlatan en iyi cümle şu olabilir”mırıldanmasıyla, cümle içinde cümlelerle elime kalemi alıyorum.İşte şimdi kağıda dökebilirim hevesi zihnimi ve ruhumu şiddetle ikna ediyor,ta ki boşluğa dikilmiş gözlerimin kâğıdın beyazıyla kamaşmasina kadar. İkna, bir geçmiş zaman ekine dönüşüyor, derin bir nefes verip dönüyorum şimdiye, yazdıklarım bir türlü düşündüklerim olamiyor.Sanki bana kızgın bir el,zihnimin aktardıklarını yazmamak üzere beni cezalandiriyor.Okuduklarımın uzaklığını görünce kendimden, buruşturup bırakıyorum beyaz kâğıdı..tekrar açıp okuyorum tekrar.. tekrar.. düzeltmeler yapiyorum, düzeltilmiş hâliyle daha da anlasilmaz oluyor sözcükler..az önce kafamın içinde uçuştukları boşluğu bile dolduramayacak kadarlar, benim değiller artık.Aslinda hiç benim olmadılar ki-sahiplenmek marazlı bir alışkanlığımız olmuş- tanıdık değiller demek daha iyi sanırım.Hatta tuhaf kokuyor sanki her şey bir anda.. yanından geçerken nefesimizi tutup uzaklaşmak için can attığımız ama diğer yandan yarı yolda burnumuzu azıcık aralayıp meraklı bir koklayışın anlasilmaz dürtüsü ile kokunun içine çekiliyorum.Bir çok insanın garipseyebileceği kadar hassas olan burnumun algisi detaylara fazlaca odaklanmamla sonuçlanıyor. Yazdıklarımın, daha önce hiç duyumsamadığım biçimde farklılasmasi beni o an icin ortamdan uzaklastirsa da,bilinmeyenin kaynağını bulma içgüdüm günler sonra bile olsa tekrar o buruşturulmuş sayfaya götürüyor- kokuya doğru-bu defa daha dinç, daha uyanmış, ısrarlı ve istekli.Kendimin karanlıklarını ışıklandırabilmek ümidiyle doluyum ya da aydinlandikca içimin ışığında sükunetle uyumlanabilirim belki..Yahut hiç çıkmasam oradan diyebilmemin özlemiyle doluyum.2015/İzmir